Türkçe Yazılar

Allah, Adalet Ve Cumhuriyet

[3 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Geçen hafta yaşanan “çarşaflı kadının mahkemeden kovulması” skandalını duydunuz mu? Basının aktardığına göre olay Fatih 1. İcra Mahkemesinde geçmiş. Mahkeme Başkanı Hakim Ayla Kara, boşandığı kocası hakkında açtığı tazminat davasının duruşmasına katılan Naciye Sönmez'in çarşaflı olduğunu görünce kendisini uyarmış. Naciye hanım yüzünü açmış, ama bu yetmemiş. Hakim, "böyle olmaz, bütün çarşafını çıkaracaksın" diyerek onu azarlamış. “Atatürk ilke ve kanunlarına göre seni böyle kabul edemem, yargılama başlayamaz" diye de açıklama getirmiş. Yine de hızını alamamış hakim hanım. Sonunda şöyle sadede gelmiş: “Sizin Allah'ınız ve Allah'ınızın kanunları burada geçmez!” Daha önce de söylemiştim: Ben Kemalistlerin böyle zeki, çevik ve açık sözlü olanlarını seviyorum. Rejimimizin nitelikleri hakkında bizi pek iyi aydınlatıyorlar. Peki ne anlıyoruz bu aydınlanma sonucunda? Cumhuriyetimizin, Allah'ı ve onun O'nun kanunlarını tanımadığını. Bu, aslında normal bir şey. Çünkü Cumhuriyetimiz laik. Bir dine dayanmaması, onun esaslarına göre hüküm vermemesi çok anlaşılır bir şey. Aslında bir başka laik cumhuriyet olan Amerika Birleşik Devletleri Allah'ı “resmen” tanır, çünkü ülkenin Bağımsızlık Bildirgesi'nde, Bayrağa Sadakat Yemini'nde ve daha pek çok resmi metninde “Tanrı”ya veya “Yaradan”a atıfta bulunulur. Ama Türkiye Cumhuriyeti böyle olmak zorunda değil. Ve bunda hiçbir sorun yok. Sorun, Cumhuriyet'in, kendi laikliğini vatandaşlarına da empoze etmesi. Devlet, adeta her vatandaşın kendisinin küçük bir kopyası olmasını istiyor. Onun için de onların “Allah'a ve O'nun kanunlarına” göre yaşamasından hazzetmiyor. İstiyor ki herkes “laik yaşam biçimli” oluversin. Mahkemede yaşanan olay, bunun mükemmel bir örneği. Oraya çarşafıyla giden vatandaş, bu kıyafetinin muhtemelen “Allah'ın emri” olduğunu düşünüyor. (İslam'da çarşaf var mıdır, başörtü farz mıdır tartışması ayrı bir konu. Önemli olan o vatandaşın neye inandığı.) Mahkemeye de bu inancıyla birlikte giriyor. Ama gidip de hakime “beni Allah'ın kanunlarına göre yargılayın, şeriata göre hükmedin” demiyor. Böyle dese, laikliğe aykırı bir öneri getirmiş olurdu. O sadece kendi inancına göre var olarak laik sistemin içinde adalet arıyor. Çünkü zaten laik sistem, hem bu vatandaşın hem de onun gibi düşünmeyen ve yaşamayanların haklarını korumak için kurulmuş “tarafsız” bir sistem. Daha doğrusu öyle olması gerekiyor. Ama bizdeki laiklik hiç öyle değil. Bizdeki laiklik, “Allah'ın kanunlarına” göre yaşamayı seçen vatandaşlara karşı ayrımcılık yapan, onların haklarını göz göre göre çiğneyen bir sistem. Derinsular.com sitesinin kurucusu ve yazarı Serdar Kaya, bu olayda ortaya çıkan “taraflılık” sorununu iyi yakalamış. Şöyle diyor:
“Başörtülü vatandaşlarımızın kamu görevi yapabilmelerinin önündeki yasak, bugüne dek hep ‘dini kimlikleri nedeniyle objektif davranamayacakları' argümanıyla gerekçelendirilmeye çalışıldı. Bu argümanı savunanlara, aynı objektiflik sorununun başörtüsüz bir hakim karşısına çıkan başörtülü biri için de geçerli olduğu hatırlatıldığında ise, kendilerinden laiklik ya da Atatürk adına atılan bilindik sloganlaşmış ifadeler haricinde herhangi bir makul yanıt alabilmek mümkün olmadı. Bu yaşanan olay, bir yönüyle Türkiye'deki hakim rejimin İslam dininin kültürel öğelerine olan alerjisini (bir kez daha) ortaya çıkarırken, diğer bir yönüyle de, varolmayan başörtülü hakimlere yapılan ‘objektif olamama' ithamının, hal-i hazırda görev yapmakta olan başörtüsüz hakimler için de pekala geçerli olabileceğini gösterdi.”
Peki “başörtüsüz” hakim Ayla Kara, bu objektifliği yakalamaya çalışır, örneğin Ekrem Dumanlı'nın Zaman'da çağrıda bulunduğu gibi toplumdan özür diler mi? “Allah'ın kanunları” bir yana, sadece adalete ve insan haklarına inanıyorsa bile, öyle yapmalı...
All for Joomla All for Webmasters