Türkçe Yazılar

PKK'yı Yenmek, ‘Kürtlüğü' Kazanmak

[22 Ekim 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Ben lise çağına gelinceye dek “Kürt” kelimesini duymamıştım bile. Türkiye'de bu kimliğe sahip insanların yaşadığına dair hiç bir fikrim yoktu. Nasıl olabilirdi ki; o zamanlar, yani 1980'lerde, Kürtçe konuşmak gibi Kürtler'den bahsetmek de yasaktı. Bize “milli tarih” öğretmek için Orta Asya'nın iki bin yıl önceki bulanık geçmişini kurcalayıp duran eğitim sistemi, Osmanlı'dan miras kalan etnik mozaiğe dair hiç sır vermemişti. Türkiye'de yaşayan herkesin anadilinin Türkçe olmadığını, ilk defa, bir inşaatta çalışan iki gencin sohbeti kulağıma çalındığında fark etmiştim. Belli ki bu adamlar turist değildi. Dolayısıyla konuştukları “yabancı dil” o kadar da yabancı olmazdı. Biraz daha büyüyünce ve “okuyunca” anladım her şeyi. Bu topraklarda bin yıldır Türklerle kardeşçe yaşamış olan Kürtlerin, 1920'lerin ortalarından itibaren zorla “Türkleştirilmek” istendiklerini, kimliklerinin yok sayılmaya başlandığını öğrendim. “Bölünme” korkusuyla başlatılan bu yanlış politikanın ne denli büyük bir travmaya ve tepkiye yol açtığını, asıl bölünme tehlikesinin de bu yüzden kök saldığını fark ettim. Türkiye “Kürtlüğü inkar” politikasını 90'lara kadar inatla sürdürdü. Artık mızrak çuvala sığmayınca da sessiz sedasız terk etti. Bugün artık çok şükür ki Kürt kimlikli vatandaşlarımız özgür. Kendi dillerinde konuşup, şarkı söyleyip, yayın yapabiliyorlar. Ama onlarca yıl sürmüş olan baskının açtığı yaralar daha tam sarılmadığı gibi, Jakobenizm'in bekçileri de hala eski alışkanlıklarını tam terk etmiş değiller. Eskiden Kürtlüğü inkar etmek için gösterdikleri gayreti, şimdilerde de onu aşağılamak için devreye sokanlar var. Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin önünü kesmek için, “Kürtlerin dili ilkeldir, tarihleri yoktur” diyor, oradaki yöneticileri “aşiret lideri” diye küçümsüyorlar. Oysa böyle şeyler doğru olsa bile söylenmez. Bize, bin yıllık kardeşlerimizi, bırakın aşağılamayı, onore etmek düşer. Hele de işlediğimiz onca hatadan sonra. * * * Tüm bunları bugün yazmamın nedeni, PKK'nın dün haince katlettiği askerlerimiz. Bu gencecik şehitlerimiz ve acılı aileleri için içimizin sızlamaması, teröristlere karşı öfke ve nefretle dolmamamız mümkün değil. Türkiye'nin bir tür cinnet hali içinde tırmanan PKK saldırılarına askeri bir karşılık vermesi gerektiği de açık. Ama PKK'ya karşı bu haklı mücadeleyi verirken, sakın eski hataları tekrarlamayalım. Sakın olaki hedefi kaydırıp “Kürtlük”le uğraşır hale gelmeyelim. Bu ikisi arasında kuşkusuz bir bağ var: PKK, Kürtlerin haklarını savunmak iddiasıyla ortaya çıkan ve dahası Kürtlerden oluşan bir örgüt. Ama Öcalan'ın “Kürtlüğü temsil” iddiası, Bin Ladin'in “İslam'ı temsil” iddiasından daha fazla geçerli değil. Ülkemizdeki milyonlarca Kürt vatandaş, PKK'nın siyasi çizgisine itibar etmiyor, ona yakın duran partilere oy vermiyor. PKK'ya sempati beslemiş olanların çoğu bile artık “silahlar sussun” diyor. Zaten bugün “örgüt”, Kürtlere daha fazla özgürlük ve refah getiren süreçleri dinamitlemeye çalışan bir “huzur bozucu” durumunda. PKK ile Kürtlük arasındaki bu ayrımı tam da bugünlerde iyice derinleştirmemiz lazım. Hem askerlerimizin süngüleri hem de kanaat önderlerimizin söylemleri, PKK'dan başka hiç bir hedefe yönelmemeli. Cepheyi genişletmemeli, aksine daraltıp terör örgütüne odaklamalıyız. Unutmayalım ki PKK, arkasına ne kadar çok Kürt alabilirse o kadar kazanmış olur. Onu yenmenin yolu da Kürtleri Türkiye tarafına kazanmaktan geçer. AK Parti'nin Güneydoğu'daki büyük seçim başarısı, bunun mümkün olduğunu gösterdi. Dün televizyonlara görüş bildiren bazı CHP ve MHP sözcüleri hükümeti yeterince şahin olmamakla suçluyorlardı. Ama nedense son seçimde neden “bölge”de hiç oy alamadıklarından söz etmediler. Onların siyasi vizyonu Türkiye'deki tek vizyon olsaydı, PKK'nın tabanı da bugünkünden bir kaç kat daha büyük olurdu. Zaten asıl tehlike o “toplumsal boyut”tadır. Ve en büyük mesele, PKK'ya karşı haklı mücadelemizi yürütürken Kürt vatandaşları bağrımıza basabilmektir.
All for Joomla All for Webmasters