Türkçe Yazılar

İsrail Neden Bu Kadar Acımasız?

[12 Ocak 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] İsrail, Gazze'de yürüttüğü “devlet terörü”yle, yüzlerce çocuk, bebek ve kadını öldürdü ve öldürmeye devam ediyor. Vicdanı olan hiç kimsenin bunun karşısında duyarsız kalması mümkün değil. Peki nasıl oluyor da, bazı istisnai “güvercinler” dışında, İsrail toplumunun kılı bile kıpırdamıyor? Son günlerde medyada yapılan veya internette gezen bazı yorumlar, bu sorunun cevabını Yahudi dininde ve Tevrat'ın savaş bahislerinde bulma eğiliminde. Oysa aynı Tevrat'ta merhamet, adalet ve barış telkinleri de var. Yahudilerin bunların hangisine meyledeceğini belirleyen, dinin kendisi değil, siyasi ve psikolojik faktörler. Bu faktörler ise, Siyonizm'in yüz yıllık tarihi ile yakından ilgili. Bu “Yahudi ulus devleti” ideolojisi, 19. Yüzyıl Avrupası'ndan devşirdiği sömürgeci, ırkçı ve militarist zihniyetin üzerine, bir de “bekâ paranoyası” geliştirdiği için bu kadar zalim. Bu gerçeğin altını çizen önemli bir öz eleştiri, geçen haftaki TIME dergisine uzun bir söyleşi veren Avrum Burg'dan geliyor. İsrail Parlamentosu'nun eski bir üyesi olan Burg, başında “kippa” (Yahudi takkesi) ile dolaşan dindar bir Musevi. Ancak kendi devletinin terörüne karşı çıkmakla kalmıyor, bunu alkışlayan İsrail toplumunun hasta olduğunu söylüyor. Burg'un yeni yayınlanan kitabının ismi “Soykırım Artık Bitti”. Anlatmak istediği, İsraillilerin Soykırım psikozu içinde yaşaya yaşaya, “hayatta kalmak”tan başka hiç bir amaç taşımayan ve dolayısıyla ahlaki kıstaslarını yitiren bir toplum haline geldikleri. “Kediler de hayatta kalmak ister, önemli olan bunu ne için istediğinizdir” diyor ve ekliyor: “On Emir, insanlar arasındaki ilk anayasaydı. Sonra gelen peygamberler, çok çarpıcı bir biçimde, hep adil bir toplum çağrısında bulundu. Ortaçağ'daki (büyük Yahudi düşünür) Maimonides'e bakıyorsunuz, milletler arasında hiç bir zulmün olmadığı bir dünya umuyor. Yahudilerin asırlar süren hikayesine baktığımızda, sadece Yahudileri değil tüm insanlığı kucaklayan yüksek bir amaç olduğunu görüyoruz.” Ama Burg'a göre İsrail, Soykırım'dan sonra tüm bunları bir kenara atıyor, “biz yaşayalım da başkalarına ne olursa olsun” diye düşünmeye başlıyor, dolayısıyla ahlak duygusunu yitiriyor. Tevrat'ta geçen “Peygamber Krallığı” kavramına atıfta bulunan Burg şöyle diyor: “Bugün ne yazık ki İsrail'de güçlü bir krallık var, ama peygamberlik yok.” Bunu aktarmaktaki amacım, sadece “bakın, barışsever İsrailliler de var” demek değil. Belki bundan daha da az fark ettiğimiz bir gerçek, elllerindeki ölüm makinelerini acımasızca kullanan İsraillilerin, aslında bir taraftan da tedaviye muhtaç hasta ruhlar oldukları. Biricik müttefikleri ABD dışında tüm dünyayı kendilerine düşman görüyor, Müslümanlara asla güvenemeyeceklerini, dolayısıyla onların üzerine sürekli dehşet salarak ayakta kalabileceklerini düşünüyorlar. Asıl soru, bu gerçek karşısında biz Müslümanların ne yapması gerektiği. Filistinli kardeşlerimizin yardımına koşmak, onların yaralarını sarmak, onlara her türlü barışçıl desteği vermek gerektiğine hiç kuşku yok. Ama İsrail'in “bekâ paranoyası”nı tahrik ettiğimizde, o toplumun hastalığını derinleştiriyor ve saldırganlığını körüklemiş oluyoruz. Ahmet Selim'in dünkü Zaman gazetesinde yayınlanan “Mücadele Nasıl Olmalı?” başlıklı yazısı bence bu açıdan çok önemliydi. “İsrail'i ve Amerika'yı o roketlerle tedirgin edip hizaya getirmeye çalışmak, bunu yaparken de büyük sivil kayıplarını göze alıp insanî duyarlılıkların muhtemel tepkilerine güvenmek; mantıklı, isabetli, verimli, meşru bir yol mudur?” diye soruyordu Sayın Selim, her cümlesinden vicdan ve akl-ı selim süzülen yazısında. Bu, üzerinde mutlaka düşünmemiz gereken bir soru. Düşünürken aklımız ve kalbimize koyacağımız en önemli değer de, Filistin'in o masum ve mazlum çocuklarının hayatı olmalı.
All for Joomla All for Webmasters